Yöreden Havâdis...

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HABERLER


DÜNYADAN HABER

Rahmet Ahlâkı

A.Karahan

25 Aralık 2011, 23:06

A.Karahan

Rahmet, "acımak, esirgemek, korumak, sevgi göstermek, yardım etmek" demektir.

 

Rahmet, bütün yaratıkların iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymaktır.

 

Merhamet, "İnsanı başkalarına iyilik ve yardım etmeye yönlendiren acıma duygusu demektir. Merhamet, bütün yaratılmışlara sevgiyle yaklaşmak, onları kötülüklerden korumak ve kurtarmak, zor durumlarında yardım etmek, bağışta bulunmak ve affetmektir.

 

Rahmet ve merhamet kavramları "rhm" kökünden türeyen kelimelerdir.

 

Rahmet ve merhamet "acımak, esirgemek, korumak, sevgi göstermek, yardım etmek, affetmek, bağışlamak, nimet vermek" anlamlarına gelir.

 

Rahmet ve merhamet kelimeleri isim olarak "hayır, iyilik, ihsan, nimet ve kalp inceliği" demektir.

 

Merhamet, insanı başkalarına iyilik ve yardım etmeye yönlendiren acıma duygusudur. Merhamet, acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir.

 

Merhamet, bütün yaratılmışlara sevgiyle yaklaşmak, onları kötülüklerden korumak ve kurtarmak, zor durumlarında yardım etmek, bağışta bulunmak, affetmek gibi iyi huy ve davranışların başlıca nedenidir.

 

Merhametin kaynağı Allah Teâlâ'dır. Bütün varlıklardaki merhamet, Allah'ın rahmet ve merhametinin yansımasıdır.

 

[1]Allah'ın Rahmân Ve Rahîm İsimleri                                                                                 

 

Rahmân, "çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan" demektir.

 

Rahmân kelimesi sadece Allah'a mahsus bir sıfat isimi olup Allah'tan başkasına verilmesi uygun değildir.

 

Rahmân Allah'ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam manasıyla tercüme edilemez. Zira Türkçe'de onun tam karşılığı, onu tam ifade den bir kelime yoktur.

 

Rahîm de "çok merhamet edici" anlamına gelen bir isimdir. Allah'ın sıfat ismi olmayıp, Allah'tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir.

 

Bu iki sıfat "rahmet" masdarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifade ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Şöyle ki:

 

Rahmân sıfatı daha ziyade ezelle, Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir.

 

Rahmân sıfatı Rahîm sıfatından daha kapsamlıdır. Yüce Allah, Rahmân sıfatının gereği olarak yarattığı bütün varlıklara merhamet eder. Bu konuda mümin-kâfir ve itaatkâr-âsi ayırımı yapmaz.

 

Allah, Rahîm sıfatı gereği dünyada sadece müminlerin güzel amellerine sevap verir, âhiret nimetlerinden sadece onları yararlandırır, onlardan razı olur ve onları cennetine koyar. Mümin olmayanlar, Allah'ın dünyadaki nimetlerinden yararlansalar da âhiretteki nimetlerinden mahrum kalırlar. Dolayısıyla Rahmân sıfatı bütün insanları, Rahîm sıfatı ise yalnız müminleri kapsar.

 

Rahmân sıfatı, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelir.

 

Rahîm sıfatı ise Allah'ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelir.

 

Rahmân sıfatı ümitsizliğe, karamsarlığa imkân bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifade eder.

 

Rahîm sıfatı ise yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmektedir.

 

Bu nedenle Rahmân sıfatının ifade ettiği mânada mümin ve kâfir eşit tutulmuştur.

 

Rahîm sıfatının belirttiği anlamda ise mümin ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır. [2]

 

 

Yüce Allah’ın rahmetinin yüz parçaya ayrılıp birinin dünyadaki varlıklar arasında paylaştırılması hadisi (Buhârî Edep 19; Müslim Tövbe 4; Tirmizî, Deavât 99; İbn Mâce, Zühd 35)

 

Allah Teâlâ'nın en büyük niteliklerinden biri de hiç kuşkusuz merhametidir. Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatını ifade eden Rahmân ve Rahîm adlarının Kur'an'da Allah ve Rab isimlerinden sonra en çok anılan isimler olması, Allah'ın merhamet sıfatının önemini ve sonsuzluğunu gösterir.

 

Kur'ân-i Kerim'de Allah'ın affedici ve merhamet sahibi oluşu en çok dile getirilen sıfatlardandır. Öyle ki Kur'an'nın hemen başında Hak Teâlâ'nın "Allah" ismi yanında Rahmân ve Rahîm isimleri zikredilmiştir.

 

Bütün insanları yaratan, yaşatan, sıhhat, aıil, irade ve rızık veren Allah'tır. Dünyayı, içindekileri, ayı, güneşi, yıldızları, havayı, suyu, rüzgârı, bitkileri, ağaçları, hayvanları, geceyi, gündüzü... kısaca her şeyi insan için yaratmış, insanın hizmetine sunmuş ve insana sayılamayacak kadar çok nimet vermiştir.

 

Allah'ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibaret değildir. O'nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayısız nimetler lutfetmesidir.

 

Dünya hayatında bütün canlılar, Allah'ın rahmeti sayesinde varlıklarını sürdürmektedir. Kâinattaki bütün canlılar, Allah'ın nimetlerinden yararlanmaktadır.

Bütün insanlar, Allah'ın nimetlerinden yararlanır. Âhiretteki nimetlerinden ise sadece müminler yararlanacaktır. Bu, Allah'ın Rahmân ve Rahîm olmasının gereğidir.

Hz. Peygamber (s.a.v), Allah'ın merhametinin büyüklüğünü ve insanlardaki merhametin kaynağı olduğunu dile getirdiği bir hadislerinde şöyle buyurur:

 

"Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır." [3]

 

Terazide Ağır Gelen Kâğıt

 

Allah Teâlâ, kıyamet günü bir adamı bütün insanlar arasında hesaba çeker ve aleyhindeki doksan dokuz defterini ortaya koyar. "Bu günahlardan kabul etmediğin ve meleklerin sana fazla yazdığı hususunda bir diyeceğin var mı?" diye sorar. Adam:

"Hayır yâ Rab, bir diyeceğim yok, hepsi benim yaptığım günahlardır." Allah Teâlâ:

 

"Bunlara karşı öne süreceğin, mazeretin var mı?" Adam:

 

"Hayır yâ Rab, bir mazeretim, bir itirazım ve bir diyeceğim yok." Allah Teâlâ:

 

"Hayır, dediğin gibi değil. Bizim nezdimizde senin bir sevabın vardır. Bugün zulüm yok" buyurur ve iki parmak eninde ve boyunda bir kâğıt çıkarır. Burada,

 

"Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlüh" dediği yazılıdır. Kâğıdı gören adam:

 

"Yâ Rab! Şu doksan dokuz defter karşısında, bu kâğıdın ne kıymeti olur?" Allah Teâlâ,

 

"Hayır, sen bugün zulme uğramazsın" buyurur ve doksan dokuz defter terazinin bir gözüne, kelime-i şehâdeti kapsayan bu iki satırlık kâğıt da terazinin öbür gözüne konur ve içinde şehadet bulunan bu kağıtçık, doksan dokuz defterden ağır gelir. Allah lafza-i celâlinden daha ağır ne olabilir? [4]

Allah'ın Fazlı Ve Sonsuz Rahmeti                                                                                            

 

Rahmet ve merhametin kaynağı Allah Teâlâ'dır. İnsanlardaki merhamet, yüce Allah'ın rahmet ve merhametinin bir tecellisi, bir yansımasıdır.

 

Cenâb-ı Hakk'ın en önemli sıfatlarından biri de hiç kuşkusuz rahmet ve merhametidir. Bu sıfatını ifade eden Rahmân ve Rahîm isimlerinin Kur'an'da en çok anılan isimler olması, Allah'ın merhamet sıfatının önemini ve sonsuzluğunu gösterir.

 

Allah'ın kullarına acıması, onlara sevgi, şefkat ve merhametle muamele etmesi demektir.

 

Hak Teâlâ yaratıklarına, şanına yakışır bir acıma ve şefkat duygusu ile muamele eder. Allah Teâlâ, kullarına rahmet ve şefkatle davranmayı nefsine vâcip kıldığını şöyle beyan etmektedir:

 

"Rabb'iniz merhamet etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tövbe edip de kendini ıslah ederse bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." [5]

 

Bu, Allah'ın rahmetinin çok ve tükenmez derecede bol ve her şeyi kapladığını gösterir. Şayet bu merhamet duygusu olmasa hayatın devamı mümkün olmazdı. Allah Teâlâ'nın,

"Benim rahmetim her şeyi içine almıştır" [6] âyeti bu gerçeği ifade etmektedir.

 

Hz. Peygamber de (s.a.v) Cenâb-ı Hakk'ın yüksek rahmetinden bahsederken şöyle buyurmuştur:

 

"Allah Teâlâ mahlûkatı yarattığı zaman yanında bulunan arşın altındaki bir kitaba şunu yazdı: Muhakkak ki rahmetim gazabımı geçti. [7]

 

Allah Resûlü (s.a.v), Allah'ın merhametinin büyüklüğünü ve insanlardaki merhametin kaynağı olduğunu dile getirdiği hadislerinde şöyle buyurmuştur:

 

"Allah'ın yüz rahmeti var. Bunlardan biriyle mahlûkat kendi aralarında birbirlerine merhamet gösterir. Doksan dokuz rahmet de kıyamet günü içindir. " [8]

 

"Allah, arz ve semayı yarattığı gün, yüz rahmet yarattı. Her bir rahmet göklerle yer arasını dolduracak kadardır. Ondan yeryüzüne tek bir rahmet indirmiştir. İşte anne, yavrusuna bununla şefkat eder. Vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine bununla merhamet eder. Kıyamet günü geldiği vakit Allah, rahmetine bunu da ilâve ederek (tekrar yüze) tamamlayıp yüz rahmetiyle halka muamele edecektir." [9]

 

Ömer b. Hattâb (r.a.) anlatıyor:

 

Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) bir grup esir getirilmişti. İçlerinde bir kadın vardı. Bu kadın (sağa sola) koşuyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu zaman onu yakalayıp kucaklıyor, göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Kadının bu durumunu gören Hz. Peygamber (s.a.'v), yanındakilere,

 

"Bu kadının, çocuğunu ateşe atacağını düşünürmüsünüz?" diye sordu. Bizler

 

"Hayır!" diye cevap verince,

 

"Bilin ki Allah'ın kullarına olan rahmeti, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden fazladır " [10] buyurdu.

 

Abdürrezzâk el-Kâşânî şöyle bir olay anlatır:

 

Hz. Peygamber bir gün sahâbe ile Medine'nin bir sokağından geçerken bir kadın onları evine davet etti. Resûlullah ve yanındakiler içeri girdiler. Ortada bir ateşin alev alev yandığını, çevresinde de çocukların oynadığını görürler. Kadın,

 

"Ey Allah'ın Resûlü! Allah mı kulları hakkında daha çok merhametlidir yoksa ben mi şu evlâtlarım hakkında daha fazla merhametliyim?" diye sordu. Allah'ın Resûlü (s.a.v),

 

"Allah daha çok merhametlidir" buyurdu. Kadın,

 

"Peki, ben çocuğumu şu ateşe atmak ister miyim?" diye sordu. Allah'ın Resûlü (s.a.v),

 

"Hayır"dedi. Kadın,

 

"Peki, onca rahmetine rağmen Allah kullarını ateşe nasıl atar?" diye sordu. Bu soru üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) ağladı ve,

 

"Bana öyle vahyolundu." buyurdu.

 

Ebû Musa'nın (r.a.) bildirdiğine göre Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

 

"Müslüman bir kimse öldü mü, Allah ona bedel bir yahudi veya hiristiyanı cehenneme koyar." [11] [12]

  

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün alemlere rahmet yapılmıştır (Enbiya 107) O’nun ümmetinin aslî görevi bu rahmetle nefsini ıslah edip diğer insanları o rahmetle buluşturmaktır.

 

Allah, insanların dünya ve âhirette mutlu ve mesut olmalarını istemektedir. Bunu sağlayacak yolu göstermek için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu nedenle ilâhî kitaplar ve peygamberler, insanlar için birer rahmettir.

 

Allah'ın merhamet sıfatının bir sonucu olarak insanlara gönderilen peygamberlerin en önemli özelliklerinden biri de merhametli olmalarıdır.

 

Rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü (s.a.v) son derece merhametliydi. Gönlü şefkat ve acıma duygularıyla doluydu. Kalbi duygu ve sevgi yüklüydü. Bu yüzden zaman zaman gözleri buğulanır, şakaklarından aşağı göz yaşları akardı. Özellikle ümmeti hakkında çok merhametliydi. Hak Teâlâ onu böyle bir tabiatta yaratmıştı. Ondan bahsederken şöyle buyurur:

 

"Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. O, size çok düşkün, müminler hakkında pek şefkatli ve merhametlidir." [13]

 

Bu âyetten açıkça anlaşıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.v) ümmetinin azap görmesi şöyle dursun, zahmet çekmesinden dahi üzüntü duyar. Ümmetinin sıkıntısı onun da sıkıntısı, sevinci onun da sevincidir. Yine şöyle buyurur:

 

"O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi." [14]

 

Hz. Peygamber (s.a.v) bizzat rahmetin kendisiydi. Yüce Mevlâ onu âlemlere rahmet olarak göndermişti. Hakkında şöyle buyurmuştur:

 

"(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." [15]

 

Resûl-i Ekrem de (s.a.v) kendisinin rahmet olarak gönderildiğini şu veciz ifadeyle dile getirmiştir:

 

"Ben rahmet olarak gönderildim."[16] Yine ümmeti hakkındaki merhametini şöyle dile getirmiştir:

 

"Ümmetim karşısında benim durumum, ateşe düşüp yanmasınlar, diye elinde yelpaze ile canlıları ateşten uzaklaşrtıran kişinin haline benzer, eteklerinden tutup ümmetimi ateşten uzaklaştırıyorum." [17]

 

Bütün peygamberlerin ümmetlerinden önce kendilerini düşünüp, "Nefsî! Nefsî!" diyecekleri mahşer günü merhamet duygularıyla dolu olan Resûlullah Efendimiz (s.a.v) kendinden önce ümmetini düşünüp, "Ümmetî! Ümmetî!" diyecektir. [18]

 

Ebû Hüreyre (r.a.), onun merhamet ve şefkatinin enginliğini şu şekilde ifade eder:

 

"Biz, bir gazada kâfirlerin yok olması için Allah Resûlü'nün (s.a.v) beddua etmesini istedik. O ise,

 

"Ben, lânet etmek için değil, rahmet olarak gönderildim" [19] buyurdu."

 

Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: "Sahâbeler Allah Resûlü'ne (s.a.v) müracaat ederek,

 

"Ey Allah'ın Resûlü! Tâifliler'in okları bizleri yaralayıp parçaladı. Onların helâki için Allah'a bir bedduada bulunuverseniz!' deyince Allah Resûlü (s.a.v),

 

"Allahım, Tâiflilere hidayet ver!' diye onların hidayeti için dua etti ." [20] [21]

Hz. Peygamberın Fakır Ve Kimsesizlere Merhameti                                                                          

 

Resûlullah kadar merhametli, onun kadar şefkatli ve ince ruhlu bir insan yeryüzüne gelmemişti. Zira o, rahmet olarak gönderilmişti.

 

Hz. Peygamber (s.a.v) hep fakir ve kimsesizlerle birlikte bulunmayı tercih ederdi. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirlerin yanına gider, onlarla birlikte oturur, gönüllerini alırdı. Fakir ve kimsesizleri devamlı korur, onları himaye ederdi. Bununla da kalmaz; fakirlere, fakirliğin bütün ezikliğini ve zilletini unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Zaten Resûl-i Ekrem'in yaşayışı ve aile hayatı onlardan farklı değildi. Zira o, hep sade yaşamayı tercih ederdi. O, hep şöyle dua ederdi:

"Allahım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de fakirler grubuyla birlikte haşret " [22]

 

Hz. Âişe (r.ah), "Ey Allah'ın Resûlü, niçin böyle dua ediyorsunuz?" diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Çünkü onlar cennete, zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları kendine yaklaştır. Böyle yap ki kıyamet günü Allah da seni kendisine yaklaştırsın." [23]

 

Allah Resûlü (s.a.v), toplum içinde belli bir yeri bulunmayan çaresiz ve zayıfların halini sorar ve ihtiyaçlarını karşılardı.

 

Mescid-i Nebevî'yi temizleyen fakir zenci bir kadın vardı. Bir gün Allah Resûlü (s.a.v) onu göremeyince nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Onun ölümüne kimse önem vermemişti. Allah Resûlü (s.a.v), "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" dedi ve mezarına gitti, iki rekat namaz kıldı. Sonra şöyle dua etti:

 

"Allahım, bu mezarın içini nurla doldur, benim kıldığım namaz sebebiyle nurlandır. " (Buhârî, Cenâiz, 66, Müslim Cenâiz, 23) [24]

 

Hz. Peygamber'in Çocuklara Merhameti                                                              

 

Hz. Peygamber (s.a.v), bütün insanlara özellikle çocuklara karşı çok şefkat ve merhametliydi. Onun çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı. Resûlullah (s.a.v) kendi çocuklarına, diğer müslüman çocuklarına ve hatta müşrik çocuklarına karşı çok şefkatli davranmıştır. Gördüğü, rastladığı bütün çocukları sever, kucağına alır, okşar, öper, onlarla şakalaşırdı. Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selâm verir, halini hatırını sorardı.[25] Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü.[26] Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi. [27]

 

Hz. Peygamber (s.a.v), her baba gibi çocukları dünyaya gelince sevinmiş, vefatlarında ise üzülmüştür. Oğlu İbrahim'in doğum haberini kendisine getiren Ebû Râfi'e hediye vermiş;[28] İbrahim'in annesi Mâriye'yi de âzat etmiştir.[29] İbrahim'in bakımı ve yetiştirilmesiyle ilgilenmiş, sütannesine bir hurmalık tahsis etmiştir.[30] Sık sık sütannesinin bulunduğu yere onu görmek için gitmiştir. [31] İbrahim, on altı veya on sekiz aylık iken vefat etmişti. Onun vefatı üzerine gözlerinden yaş dökülmüştür. Bunun üzerine, "Sen de mi ağlıyorsun, ey Allah'ın Resûlü?" diyen Abdurrahman b. Avf'a, bunun şefkatten kaynaklandığını, üzüntülü olduğunu, ancak bağıra çağıra ve feryat ederek ağlamayı yasakladığını söylemiştir. [32]

 

Bir savaş esnasında birkaç çocuk, çarpışan iki taraf arasında kalmış ve ölmüşlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) bundan haberdar olunca büyük üzüntü duymuştu. Ashab, Resûl-i Ekrem'in üzüldüğünü görünce,

 

"Ey Allah'ın Resûlü, neden bu kadar üzülüyorsunuz? Bunlar nihayetinde müşrik çocukları değiller mi?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v),

 

"Bu çocuklar, müşrik çocukları da olsalar insandır. Bugün sizin en hayırlı olanlarınız vaktiyle müşrik çocukları değil miydi? Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah'ın fıtratına göre yaratılmıştır. [33] buyurdu.

 

Bir gün, torunlarını öpüp okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu kişi, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve, "Benim on çocuğum var, bunlardan hiçbirini öpmüş değilim" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v),

 

"Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak merhameti söküp etmişse ben ne yapabilirim?" buyurdu ve ilâve etti: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez." [34]

 

Hz. Âişe (r.a.), anlatmıştır: "Bazı bedevîler, Hz. Peygamber'e geldiler ve, 'Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?' dediler. Resûlullah'ın (s.a.v), 'Evet' demesi üzerine bedevîler,

 

"Vallahi biz çocuklarımızı öpmüyoruz" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v),

 

"Allah, sizden merhameti söküp aldıysa ben ne yapayım?" [35] demiştir.

 

Üsâme b. Zeyd anlatıyor: Peygamberimiz'e kızının ölüm halinde bulunan oğlunu getirdiler. Peygamberimiz'in gözleri yaşardı. Bunun üzerine Sa'd b. Ubâde, "Ey Allah'ın Resûlü, bu nedir?" dedi. Peygamberimiz,

 

"Bu rahmettir. Allah onu sevdiği kullarının kalbine koymuştur. Allah ancak yumuşak kalpli kullarına merhamet eder" [36] buyurdu ve üzülmenin, ağlamanın tabii olduğunu söyledi.

 

Allah Resûlü (s.a.v), bu konuda da bize en güzel örnekleri sunmuştur. Enes'in (r.a.) anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.v),

 

"Ben, uzun tutmak arzusuyla namaza başlarım. (Namazı kıldırırken) bir çocuk ağlaması kulağıma gelir, çocuğun ağlamasından annesinin duyacağı alemi bildiğim için namazı uzatmaktan vazgeçerim." [37] buyurmuştur.

 

Görüldüğü gibi Peygamberimiz bazan namazı uzun kılmak ister, fakat duyduğu çocuk sesi sebebiyle, annesi cemaatte olabilir, diye kısa kesmiştir. [38]

 

Hz. Peygamber'in Kendı Çocuklarına Sevgısı                                                

 

Hz. Enes, Resûlullah'ı (a.s) ailesine karşı insanların en şefkatlisi olarak tanıtır ve der ki:

"Ailesine karşı Hz. Peygamber'den (s.a.v) daha şefkatli hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim'in Medine'nin bir kenarında oturan sütannesi vardı. Sütannenin kocası bir demirciydi. Beraberinde biz de olduğumuz halde Resûlullah (s.a.v) oraya çocuğu sık sık görmeye giderdi. Varınca demircinin dumanlandırılmış evine girer, çocuğu kucaklar öper, koklar, bir müddet sonra dönerdi." [39]

 

Hz. Peygamber (s.a.v), kızı Fâtıma'yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanına giderdi. [40]

 

Hz. Fâtıma babasını ziyarete geldiğinde ise Resûlullah sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu. [41]

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v) torunlarını da çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi.

 

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v) minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.

 

Hak Teâlâ, "Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir" [42] buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım, dedikten sonra konuşmasına devam etti.[43]

 

Ebû Hüreyre anlatıyor:

 

"Peygamber Efendimiz bir gün bir omuzunda Hasan, diğer omuzunda Hüseyin olduğu halde geldi. Yanımıza varıncaya kadar bir onu öpüyor, bir de diğerim öpüyordu."

 

"Yâ Resûlallah, anlaşılan onları çok seviyorsunuz" dedik.

 

"Evet, severim. Kim onları severse beni sevmiş, kim onlara kin tutmuşsa bana kin tutmuş olur" buyurdular. [44]

 

Hz. Peygamber (s.a.v) bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin'i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Resûlullah da peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:

 

"Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim" buyurdu." [45]

 

Bu hususta bir başka sahâbî de şöyle anlatıyor:

 

"Hz. Hasan ve Hüseyin sırtında olduğu halde Peygamber Efendimiz camiye geldi. Öne geçti, çocuğu sağ yanına bıraktı. Namaza durdu. Peygamberimiz secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki cemaat arasından başımı kaldırdım, baktım. Bir de ne göreyim? Peygamberimiz secdede, çocuk sırtına çıkmış duruyor. Tekrar döndüm, başımı secdeye koydum. Namaz bitince halk sordu:

 

"Yâ Resûlallah, bu namazda öyle uzun bir secde yaptınız ki şimdiye kadar sizden böyle bir şey görmedik. Bu şekilde hareket etmeniz mi emredildi, yoksa bir vahiy mi aldınız?"

 

"Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Ancak oğlum sırtıma çıkmıştı, kendiliğinden ininceye kadar acele ettirmeyi uygun görmedim." [46] [47]

 

Hz. Peygamber'in Yetimlere Merhameti                                             

 

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.v) yetim büyüdüğü için, bunun ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Bu nedenle yetimlere apayrı bir merhamet ve şefkati vardı. Resûlullah (s.a.v) yetimlere olan merhametinden dolayı, onlara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılar, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.

 

Ebû Cehil, bir yetimin vasîsiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona hiçbir şey vermiyordu. Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından bir şey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek,

"Muhammed'e git de sana yardımcı olsun" dediler.

 

Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Hz. Peygamber'e gitti. Halini arzetti. Resûlullah çocuğu yanına alarak Ebû Cehil'in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Resûl-i Ekrem'i karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malını iade etti.

 

Ebû Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler,

 

"Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler.

 

Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:

 

"Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı." [48]

 

Hz. Peygamber (s.a.v) bir bayram namazından sonra mescidden çıktığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve üzüntülü bir çocuk ağlayıp duruyordu. Doğruca onun yanına vardı.

 

"Yavrum, neyin var, neden böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?"

 

Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud Savaşı'nda şehid olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Allah Resûlü çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:

 

"Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fâtıma kardeşin olsun, istemez misin?"

 

Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, "Nasıl razı olmam, yâ Resûlallah?" diyebildi. Allah Resûlü (s.a.v) ismini sordu:

 

"Büceyr" dedi.

 

"Hayır, senin ismin Beşir olsun" buyurdu.

 

Hz. Peygamber çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.

 

Çocuk sevinerek oynayan çocukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.

 

Neden sevinmeyecekti? Babasının yerine geçen insan, bütün babaların en hayırlısıydı.

 

Arkadaşları Beşir'in halindeki değişikliği görünce etrafina toplandılar. Merakla sordular:

 

"Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl oldun da bu hale geldin?" Beşir cevap verdi:

 

"Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Resûlullah babam, Âişe annem, Fâtıma kardeşim oldu."

 

Bunun üzerine diğer çocuklar Beşir'e gıpta ederek şöyle dediler:

 

"Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud'da şehid olaydı da biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olaydık." [49]

 

Hz. Peygamber'in evinden yetim eksik olmazdı. O şöyle buyururdu:

 

"Müslümanlar içinde en hayırlı ev kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir." [50]

 

Allah Resûlü (s.a.v), Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice annemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Hz. Peygamber ona kendi öz çocuğu gibi bakmış ve yetiştirmişti. [51]

 

Yine Resûlullah (s.a.v) Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde dört yetimi vardı. Hz. Peygamber ona, beraberinde yetim çocukların bulunmasının evlenmesine bir engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti.[52] [53]

 

Hz. Peygamber'in Hizmetçilere Merhameti              

 

Hz. Peygamber, evinde bulunan hizmetçi ve işçilere son derece şefkat ve merhametle muamele eder, hiçbir zaman onları incitecek söz ve davranışta bulunmazlardı. Enes b. Mâlik (r.a.) bu konuda şöyle der:

 

"Allah Resûlü'ne (s.a.v) on yıl hizmet ettim. Hiç kimse benim efendim gibi olamaz. O, bir gün dahi yaptığım bir şey için, 'şunu niçin yaptın?', yapmadığım bir şey için de, `Keşke yapsaydın' dememiştir. Yine o, olmuş bir şey için, `Keşke olmasaydı'veya olmamış bir şey için de, `Keşke olsaydı' dememiştir. O, daima şöyle derdi: Bir şey takdir edilmişse muhakkak olur." [54]

 

Hizmetçiler onun dediğini yapmasalar, ihmal de etseler, sadece yumuşakça ve nazikçe sebebini sorardı.

 

Hz. Enes, bir ihmalınden dolayı Hz. Peygamber'in kendisini ikaz edişini şöyle anlatır:

"Resûlullah, bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Ben, 'Vallahi gitmem' dedim. Halbuki içimden Resûl-i Ekrem'in beni gönderdiği yere gitmek geliyordu. Dışarı çıktım, çocukların yanına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına karıştım, oynamaya başladım. Derken Resûlullah geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, gülüyordu:

 

"Enesçik, seni gönderdiğim yere gittin mi?"diye sordu. "Evet, gidiyorum yâ Resûlallah" dedim. [55]

 

O, özellikle kız çocukları arasında hizmetçilik yapanlara şefkatle davranır, onların her derdini dinler, ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Şu olay, bu açıdan çok ilgi çekicidir. Hz. Peygamber'in cebinde 10 dirhemi vardı. Elbise satıcısından 4 dirhemle bir gömlek aldı. Dışarıya çıkınca yoksul bir Medineli,

 

"Ey Allah'ın Resûlü, o gömleğe çok ihtiyacım var, onu bana verir misin?" dedi. Hz. Peygamber gömleği yoksula verdi, elbiseciye tekrar girdi, geri kalan paranın 4 dirhemiyle de kendisi için bir gömlek satın aldı. Dışarıya çıktığında küçük bir hizmetçi kızın ağladığını gördü. Hemen yanına yaklaşıp sebebini sordu. Hizmetçi kız,

 

"Ev sahibim bana 1 dirhem verdi. 'Yarım dirhem ile bir şişe ve yarım dirhem ile de yağ satın al' demişti. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü. Hem şişe hem de yağ gitti, onun için ağlıyorum. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum" dedi.

 

Hz. Peygamber (s.a.v), son kalan parasını da bu kızcağıza verdi. Fakat küçük kız, ağlamaya devam ediyordu. Resûlullah tekrar sordu:

 

"Kaybettiğin dirheme yeniden kavuştun, hâlâ niçin ağlıyorsun?"

 

"Eve geç kaldım, beni dövmelerinden korkuyorum" dedi.

 

Bunun üzerine Hz. Peygamber küçük kızın elinden tuttu,

 

"Korkma yavrum, gel benimle" dedi. Onu eve kadar götürdü, kapıyı çaldılar. Yahudi kapıyı açıp Resûlullah'ı (s.a.v) görünce şaşırıp kaldı. Yahudiye, "Şu kızcağız, geç kaldım, diye dövülmekten korkuyordu da bunu size kadar getirdim"dedi ve olan biteni anlatıp kıza bir şey yapmaması için şefaat buyurdu.

 

Yahudi Resûlullah'ın ayaklarına kapanıp,

 

"Ey Allah'ın Resûlü! Sizin evimize gelmenize sebep olduğu için bu hizmetçi kızı âzat ediyorum, artık o hürdür. Bana da imanı ve İslâm'ı öğret. Huzurunda müslüman olayım" dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona İslâmiyet'i öğretti. Müslüman oldu. Evine girdi. Çoluğuna çocuğuna anlattı. Hepsi müslüman oldular. Bunlar, hep Resûlullah'ın (s.a.v) güzel huylarının bereketiyle oldu. [56] [57]

 

Hz. Peygamber'in Kadınlara Merhameti                

 

Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir merhamet okyanusu olan Hz. Peygamber (s.a.v) güçsüzler, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere bütün canlılar için şefkat ve merhamet kaynağıydı.

 

İslâm'ın şefkat güneşi dünyayı aydınlatmadan önce kadınlar çok perişan haldeydiler. Başta Araplar olmak üzere, insanlık kız çocukları ve kadınları çok hor görürdü. Onları bir insan olarak kabul etmez, bir eşya gibi değer biçer, alıp satarlardı. Araplar'ın yanında kadının hiçbir sosyal hakkı yoktu. Onları şefkat ve merhametten yoksun kıldıkları gibi, mal ve mirastan da uzak tutarlardı.

 

Hz. Peygamber (s.a.v), câhiliye Arapları'nın bu konudaki çirkin âdetlerini de tamamen kaldırdı ve en çok kadınların merhamete muhtaç olduklarını bildirdi. Resûlullah'ın bütün insanlığı kuşatan şefkat ve merhameti kısa zamanda kadınlar üzerinde de görülmeye başladı. Onları insanların ayakları altında ezilmekten kurtararak o kadar yüceltti ki,

 

"Cennet annelerin ayakları altındadır» [58]buyurarak, cennete girmeyi annelerin rızalarıyla eşit tuttu.

 

Hz. Peygamber'in (s.a.v) Veda hutbesinde ümmetine çeşitli konulara dair yaptığı hitabetten sonra kadın haklarına da temas ederek şöyle buyurmuştur:

 

"Ey insanlar! kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını Allah'ın adıyla kendinize helâl yaptınız. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, ontarın da sizin üzerinizde hakları vardır.” [59]

 

Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

 

O kadınlara güzelce davranın, zira kadın bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu kemiğin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara güzel muamele ile davranın." [60]

 

Resûlullah (s.a.v) bizlere bu tavsiyeyi yaparken, kendisi de söylediklerini en güzel şekilde uyguluyordu. Bir ihtiyaçları olur veya bir şey öğrenmek isterlerse mümin kadınları reddetmez, İhtiyaçlarını karşılar, sorularına cevap verir, erkeklerle hiçbir ayırım gözetmezdi. O en hayırlı kocayı şöyle tanıtırdı:

 

“Allah katında en hayırlınız, hanımına karşı en iyi olanınızdır. Zevcesine karşı en iyi olanınız benim.” [61]

 

"İmanı en üstün olanınız, huyu en güzel ve zevcesine en yumuşak olanınızdır.” [62]

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendi hanımlarına da çok nazik davranır, hiçbir şekilde kalplerini kırmazdı. Başta Hz. Âişe validemiz olmak üzere bütün hanımları, Hz. Peygamber'in evde çok sakin, halîm ve mütevazı olduğunu söyleyerek, onu her yönüyle mükemmel bir aile reisi, merhametli bir koca, şefkatli bir baba olarak anlatırlar. [63]

 

Hz. Peygamber'in Hayvanlara Merhameti                               

 

İslâm'ın merhamet ve şefkat anlayışı sadece insanlarla ilgili değil, bütün canlılara şâmildir. Büyük bir şefkat, sevgi ve merhamet besleyen Hz. Peygamber (s.a.v), bu konuda da bize en güzel örnekleri sunmuştur. Hayvanlara taşıyamayacağı yükler yüklememelerini, onlara eziyet etmemelerini, [64] yüzlerine vurmamalarını, [65] onları boğazlarken, eziyet çektirmeden, en güzel bir şekilde kesmelerini,[66] hayvanlara iyi bakılıp beslenmesini,[67] zevk için dôvüştürülmemesini, [68] nişan atılan hedefler yerine konulmamasını,[69] zevk için öldürülmemesini [70] emir ve tavsiye etmiştir.

 

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.v), merhamet konusu üzerinde önemle durmuş, teşvik etmiş, zaman zaman katı ve acımasız davranan insanları uyarmıştır. Yüzüne damga vurulmuş bir eşeği görünce, "Bu hayvanı dağlayana Allah lânet etsin “ [71] buyurarak merhametin insanlarla sınırlı olmadığını dile getirmiştir.

 

Bir defa Hz. Âişe validemiz huysuz bir deveye binmiş, onu oraya buraya sürüklemeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) Hz. Âişe'ye hitaben,

 

“Yumuşaklıkla muamele etmekten ayrılma. Çünkü yumuşaklık herhangi bir şeyde bulunursa onu muhakkak güzelleştirir. Herhangi bir şeyden de yumuşaklık atılırsa onu kötüleştirir” [72] buyurarak hayvana bile yumuşaklıkla muamele etmesini emretmiştir.

 

Abdullah b. Cafer (r.a.) anlatıyor:

 

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) ensardan bir zatın bahçesine girdi. Orada bir deve vardı. Deve Peygamberimiz'i (s.a.s.) görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Resûlullah (s.a.v) deveye yaklaştı ve göz yaşlarını sildi. Hayvan sakinleşti.

 

"Bu devenin sahibi kim?" diye sorarak ilgi gösterdi. Ensardan bir genç,

"O bana aittir ey Allah'ın Resûlü!" deyip ortaya çıkınca Hz. Peygamber (s.a.v) onu şöyle uyardı:

 

"Allah'ın sana mülk olarak verdiği bu deve hakkında Allah'tan korkmuyor musun? Bak! Bu bana şikâyette bulundu. O senin kendisini aç bıraktığını ve fazla çalıştırarak da aşırı yorduğunu söylüyor." [73]

 

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) hayvanlar hakkında şu uyarıda bulunmuştur:

 

“Hayvaniannızın sırtını oturak gibi kullanmayın. Allah onları tek başınıza güçlükle gidebileceğiniz yerlere sizi götürmeleri için sizin hizmetinize verdi. Onları bu maksadın dışında kullanmayın.” [74]

 

Abdurrahman b. Abdullah b. Mesud, babası Abdullah'ın şöyle dediğini nakletmiştir:

 

"Biz bir seferde Resûlullah ile (s.a.s.) beraberdik. Peygamber Efendimiz bir ara bir ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. O sırada hummara denen bir kuş gördük, iki tane de yavrusu vardı. (Kuş kaçtı) yavrularını aldık. Kuşcağız etrafımıza yaklaşıp çırpınmaya, kanatlarını çırpıp havada inip çıkmaya başladı. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) gelince,

 

 “Kim bu zavallının yavrusunu alıp onu ıstıraba attı? Yavrusunu geri verin!"diye emretti.[75]

 

Yine bir gün muharebeden dönülüyordu. Dinlenme vaktinde sahâbeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıp sevmeye başlamışlardı. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce çırpınmaya başladı. Allah'ın Resûlü duruma vakıf olunca kızdı ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu.[76]

 

Yine Resûlullah Efendimiz (s.a.v) yol sırasında ateşe verdiğimiz bir karınca yuvası gördü.

"Kim yaktı bunu?" diye sordu. "Biz" dedik.

 

"Ateşle  azap vermek sadece ateşin Rabbine hastır” diye bizi uyardı. [77]

 

Diğer bir rivayette ise Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

“Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı. O da (öfkelenerek) karıncanın yuvasının yakılmasını emretti ve yakıldı. Allah Teâlâ ona şöyle vahyetti:

 

Seni bir karınca ısırmışken, sen tesbih eden bir ümmeti yaktın." [78]

 

Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:

 

"Bir kadın, bir kedi yüzünden azaba uğradı. 0 kadın kediyi bağladı. Ölünceye kadar aç bıraktı. O kedinin yüzünden cehenneme girdi.” [79] [80]

 

 

 

Rahman’nın dostları olan kamil müminlerin en bariz vasfı, merhamet, şefkat, edep, tevazu ve hizmettir. (bk. Maide 5/54;Furkan 25/63-74; Fetih 48/29; Hucurât 49/15).

 

Sâlihlerin ve sûfilerin güzel bir ahlâkı da iyi kötü ayrımı yapmadan tüm müslümanlara ve hayvanlara karşı pek şefkatli davranmaları, kimseyi dinî yaşantısından dolayı kınamamalarıydı. Bu, onların en yüce ahlâklarından biriydi. Bunun gereğini de Allah'ın basiretini açtığı kişi yerine getirebilir.

 

Hak âşıkları Allah Resûlü'nün (s.a.v) vârisidir; bunun için onun ahlâkını en üst seviyede onlar yaşar. Onlar, Peygamber Efendimiz'den (s.a.v) onun rahmet ahlâkını miras olarak almışlardır. Bunun için bütün insanlara rahmet olmayı, fayda vermeyi düşünürler. Onları kendi nefisleri gibi hayır ve hizmete lâyık görürler. İnsan seçimi yapmazlar. Allah için ellerinden ne geliyorsa onu yaparlar. Yaptıklarını az bulurlar. Başa kakmazlar. Zaten tasavvuf da iki temel üzerine kurulmuştur: Allah'ın buyruklarına saygı, yaratıklarına şefkat.

 

Ebû Said el-Harrâz (k.s.) müridin niteliklerini şöyle sıralar:

 

"Mürid iradesinde samimidir. Üzerinde galip olan his; rikkat, şefkat, lutufkârlık ve fedakârlıktır. Kimden gelirse gelsin bütün sıkıntılara katlanır. Öyle ki Allah'ın kulları için yer olur, üzerine basarak yürürler. Yaşlılar için hayırlı bir evlât, küçükler için şefkatli bir babadır. Bütün halka karşı tavrı budur. Halkı rahatsız eden şey onu da rahatsız eder, onlara gelen musibetler onu da üzer. Halktan gelen ezalara sabreder."

 

Rivayete göre Hz. Musa (a.s.), "Yâ Rabbi, bana en sevdiğin kişinin kim olduğunu söyle?" diye ilticada bulununca Allah Teâlâ,

 

"Musa, en sevdiğim kişi, ayağına diken battığı için canı yanıp üzülen mümin kardeşinin bu üzüntüsünü duyduğunda aynı acıyı hissetmiş gibi üzülendir" buyurdu.[81]

 

Süfyân-ı Seyri (k.s.), başına bir felâket gelen bir müslümanın meselesini o kadar dert edinirdi ki sıkıntısından bazan kan işerdi. [82]

 

Hasan-ı Basri (k.s.) der ki: "Tüm müslümanlara çok şefkat göstermek abdal denilen sâlihlerin alâmetidir."[83]

 

Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) şöyle diyordu: "Her gün, Allah'ım, ümmet-i Muhammed'e rahmet eyle, Allah'ım, ümmet-i Muhammed'i islah eyle, Allah'ım, ümmet-i Muhammed'in sıkıntılarını gider, diye dua eden kişiyi Allah Teâlâ, abdal denen velîler sınıfına kaydeder." [84]

 

Ebû Abdullah b. Avf'ın bir sözü: "Bu ümmetten çekilip alınacak ilk haslet merhamet ve şefkat hisleridir."

 

Mutarrif b. Abdullah (r.a.) şöyle diyordu: "İçinden günahkârlara acımayan bari onlar için tövbe ve istiğfar etsin, çünkü meleklerin bir ahlâkı da yeryüzündekiler için istiğfar etmeleridir." [85]

 

Habib-i Acemî (k.s.), Allah Teâlâ'nın bir topluma gazabın ifade eden bir âyeti okuduğunda ağlayıp şöyle dermiş: "Rabbim! Onlar için kalbime acıma duygusunu sokan sensin, sen bilirsin, istersen onları bağışla, istersen onların yerine bana azap et." [86]

 

Mansûr b. Muhammed (r.a.h) birine emir vermekten çekiniyor ve şöyle diyordu: "Emrime karşı gelerek günahkâr olmasından ve benim yüzümden azaba çarptırılmasından korkuyorum." [87]

 

Şakik-i Belhî (k.s.) şöyle diyor: "Kötü adama acımayanın durumu daha vahimdir; yanında sâlih bir zattan söz edildiğinde bundan haz duymayan kimse de kötü adamdır." [88]

 

Meymûn b. Mihrân (r.a.) dünyanın bir yerinde bir topluma zulüm yapıldığını duyduğunda hastalanır, normal hastalar gibi ziyaretine gidilirdi. Kendisine, o toplumun üzerinde zulmün kalktığı haber verildiğinde ise hemen iyileşirdi. [89]

 

Biri, Sabit el-Bünânî'ye bir ihtiyacını arzettiğinde adamın sıkıntısının giderilmesi için her namazda secdeye vardığında ona dua edermiş. [90]

 

Ebü'd-Derdâ (r.a.), çocukların tuttukları yavru serçeler ile yakalanmış annelerini satın alarak yavrularına gönderirdi. [91]

 Âlemlerin Rabbi mi? Yoksa...

 

Ebü'l-Vefâ hazretlerine (k.s.) bir müridi,

 

"Efendim, siz büyük küçük demeden herkesle sofraya oturuyorsunuz. Ehil olsun veya olmasın, herkesle sohbet ediyorsunuz. Sâlih-fâsık herkesi sohbetinize alıyorsunuz. Bu nasıl oluyor?" diye sordu. Ebü'l-Vefâ müride,

 

"Fâtiha sûresini oku!" dedi. Mürid, sûreyi yarıya kadar okuyunca Ebü'l-Vefâ işaret ederek durdurdu.

 

Ona,

 

"Şimdi söyle bakalım. Sûrenin başında, âlemlerin Rabbi mi dendi, sâlihlerin Rabbi mi dendi?" diye sordu. Mürid,

 

"Âlemlerin Rabbi" dendi deyince hazret,

 

"Şimdi anladın mı neden âlemdeki herkese böyle davrandığımı?" dedi. Mürid gerekli cevabı almıştı.

 

Günahkârlarla ilgi kesilmemeli fakat onların kötü işlerine de uyulmamalıdır. [92]

  

Ârifin Derdi

 

Sultanü'l-ârifin Bâyezid-i Bistâmî'nin yaşadığı dönemde, zamanın kutbu Ebû Hafs el-Haddâd idi.

 

Bâyezid-i Bistâmî hazretleri zamanın kutbunun bazı hususiyetlerini öğrenmek için ziyaretine gitmişti. Aralarında şöyle bir görüşme geçti:

 

"Senin ayaklarını öpeyim. Bana dua et." Ebû Hafs'ın derdi büyüktü.

 

"Ben sana dua etmekle, içimdeki dert sükûnet bulmaz ki."

 

"Derdin nedir, söyle de çare bulalım."

 

"Acaba kıyamet gününde bu kadar ibadullahın hali nice olur? İşte benim derdim bu."

 

"Halkın muazzep olmasından, yani azaba uğratılmasından sana ne?"

 

"Bana ne mi? Benim fıtratımın mayası şefkat suyu ile yoğrulmuştur. Ehl-i cehennemin bütün azabı bana yükletilip onlar affolunsa ben memnun ve derdimden halas olurum."

 

Bu cevapların karşısında Bâyezid-i Bistâmî hazretleri şöyle dediler:

 

"Anladım ki kutbiyet sırrı başka bir mânadır. Fazilet ilimle değil, amel çokluğu ile de değil, ancak Allah vergisidir, Allah'ın teveccühüdür."

 

Halbuki zâhiren Ebû Hafs hazretleri ümmî, fakir bir demirciydi. [93]

 

 Gerçek sufilik, Efendimizin (s.a.v) rahmet ahlakına boyanıp aleme İslam’ın ahlakını, yaymak; kadınlar, çocuklar, fakirler, mazlumlar başta olmak üzere bütün insanlara, hayvanlara ve kainata rahmet olmaktır. (Örnekler için bk. Önlüer, Edep Yâ Hû 1/119-171)

 Müminin merhameti bütün müminleri, tüm insanları, hatta canlıların tamamını içine almaktadır. Çünkü islâm, yaratıcıya hürmet, yaratılana şefkat ve merhamet temeli üzerine bina edilmiştir. Cenâb-ı Hak müminlerin sıfatlarını sayarken şöyle buyurmuştur:

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.” [94]

 

işte müminler, bu dostluk anlayışı içerisinde birbirlerine sıkıntı verecek her türlü etkeni ortadan kaldırmaya, ferahlık, rahatlık ve huzur sağlayıcı ortamlar oluşturmaya çalışırlar. Bu nedenle hiçbir zaman bir kızgınlığa ya da merhametsizliğe kapılmadan birbirlerini şefkatle doğruya davet ederler. Yine Hak Teâlâ müminlerin sıfatlarından şöyle bahseder:

 

"Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün. Onlar, Allah'tan lutuf ve rızâ isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir..” [95]

 

Hz. Peygamber de (s.a.v) müminlerin sıfatlarından bahsederken şöyle buyurmuştur:

"Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte müminlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler. " [96]

 

Müminler her konuda ölçülerini doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an ve Sünnet'e göre belirlerler. Kur'an ve Sünnet'te ise gerçek merhametin ne olduğu, hangi şartlarda, kimlere ve hangi ölçüler içerisinde gösterilmesi gerektiği açıkça bildirilmiştir. Ancak müminlerin, inkâr edenlere karşı da zorlu bir tavır göstermelerini emretmiştir. Zira onlar Allah'ın dinine karşı mücadele eden ve hatta dinin yaşanmasını engellemeye çalışan kimselerdir. Bu nedenle de müminlerin merhametleri, Allah'tan korkan ve O'nun rızâsını kazanmaya çaba gösteren müminlere yöneliktir.

 

Büyük sahâbe Abdullah b. Abbas (r.a.), “Aralannda merhametlidirler"[97] âyet-i celilesinin tefsirinde şöyle der: "İyileri kötülerine, kötüleri de iyilerine dua eder. Meselâ Resûl-i Ekrem'in ümmetinin sâlihleri, diğer sâlih kimseleri gördükleri zaman,

 

'Allah'ım! Bu zata kısmet ettiğin bu hayrı, hakkında mübarek kıl ve bu iyiliklerin devamını nasip et. Bizi de ona verdiğin güzel haller ve iyiliklerle bereketlendir.' Kötü kimseleri gördüğü zaman ise,

 

`Allah'ım! Bunu hidayete ulaştır, kusurlarını bağışla ve sürçmelerini mağfiret et' diye dua ederler. İşte müminlerin aralarındaki şefkat ve merhametleri budur." [98]

 

Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.) der ki: "Allah Teâlâ'dan, kendisini, kıyamet gününde cehennem ateşinden korumasını isteyen bir kimse, müminlere karşı çok merhametli ve nazik davransın!"

 

Ömer b. Abdülaziz (rah) devlet başkanı olunca, yanına Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'yı çağırdı ve ona, "Allah Teâlâ'nın azabından kurtulma yolunu bana göster" dedi. O da,

 

"Ey halife! Müslümanların senden büyüklerini baban, orta yaşta olanları kardeşin, küçük olanları da çocukların kabul et. Büyüklere hürmet, kardeşlerine merhamet, küçüklere de şefkat göster" dedi.

 Merhamet Müminlerin Nişanıdır                                                                                  

 

Merhamet müminlerin temel özelliklerindendir. Gerçek müminler, eşlerine, çocuklarına, yakınlarına, insanlara ve bütün canlılara karşı merhametlidirler. Allah'ın kendisine merhamet etmesini de O'ndan niyaz ederler. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v),

 

'Allahım! Bizi bağışla, bize merhamet et, bizden razı ol (ibadetierimizi) kabul et. Bizi cennetine koy, cehennemden koru ve bütün işlerimizi ıslah et" [99] diye dua etmiştir.

 

Kur'ân-ı Kerîm de müminlerin birbirlerine karşı merhametli olduklarını belirtir.[100]

 

Başka bir yerde de kurtuluşa eren, âhirette kitapları sağ ellerine verilen müminlerin nitelikleri sayılırken,

 

"Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenler ve merhameti tavsiye edenler. İşte bunlar amel defterleri sağdan verilenlerdir" [101] buyrulur.

 

Hz. Peygamber de (s.a.v) merhamet konusu üzerinde önemle durmuş, teşvik etmiş ve acımasız davranan insanları uyarmıştır. Örneğin bir hadislerinde,

 

"Allah, ancak merhametli olanlara rahmetini ihsan edecektir" [102] buyurmuştur. Diğer bir hadislerinde de,

 

“Rahmân merhamet edenlere merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet edin (o zaman) göktekiler de size merhamet eder" [103] buyurmuştur. Diğer bir hadislerinde de insanın merhametinin Allah'ın kendisine göstereceği merhametin nedeni olduğunu şöyle belirtir:

 

“Allah merhamet etmeyene merhamet etmez.” [104]

 

“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin hakkını tanımayan bizden değildir (bizim sünnetimizi terketmiştir).” [105]

 

“İnsanlara merhamet etmeyen kimseye de Allah merhamet etmez.” [106]

 

Büyük ârif ibrahim ed-Desûkî (k.s.) şöyle buyurur:

 

"Her kim ki kendisinde Allah'ın yaratmış olduğuna karşı şefkat ve merhamet hissi yok ise Hak ehlinin yükseldiği makamlara çıkamaz. Şefkatsiz bir kimsenin mânevî yükselmesi durur.

 

Bize gelen bir rivayete göre, bir zamanlar Musa (a.s.) çobanlık eder, koyun güderdi. O güttüğü koyunlardan birine dahi asâsı ile vurmadı. Aç bırakmadı. Eziyet ettiği de olmadı. Ne zaman ki Allah Teâlâ onun koyunlarına karşı bu şefkatini gördü, kendisini peygamber kıldı. Hatta onunla konuştu. Sonra Benî isrâil'e çoban (peygamber) oldu. Onları birçok kötlükten kurtardı.

 

Rahmeti gazabını geçen, insana anne babasından daha şefkatli davranan Allah'ın kullarına merhametsizlik, katı kalplilik, acımasızlık yakışmaz. Ona yakışan, Allah ve Resûlü'nün bu güzel ahlâkıyla ahlâklanmak, Rabb'inin kendisine yaptığı gibi başkalarına karşı merhametli davranmaktır.

 

Merhamet Timsalleri                                                

 

Hz. Peygamber (s.a.v),

 

“Ümmetimin abdalları (erenleri), çokça namaz kılmaları veya çokça oruç tutmaları sebebiyle cennete girecek değillerdir. Fakat onlar, herkese karşı temiz kalpli, cömert gönüllü ve bütün müslümanlara karşı merhametli olmaları sebebiyle cennete gireceklerdir" [107] diye buyurmuşlardır.

 

Ebû Bekir-i Siddîk da (r.a.) sahâbe-i kirâmın (Allah hepsinden razı olsun) en merhametlisi ve sehavetlisiydi. Geceleri sabaha kadar âsi ve günahkâr kulların affı için göz yaşı döker, gündüzleri de elinde avucunda ne varsa hepsini yoksullara dağıtır, malî yardımda bulunurdu. Müsait zamanlarında da hastaları, dulları, yetimleri ziyaret eder, ihtiyaçlarını giderir, gönüllerini alırdı. Bedeninin zayıflığına rağmen o, bu hizmetleri, derin merhamet ve sehavet ölçüsünde değerlendirmesini bilirdi.

 

Ebû Osman el-Hîri (k.s.) halka vaaz etmeye başlayınca, şeyhi Ebû Hafs (k.s.),

  

"Seni onlara vaaz etmeye sevkeden şey nedir?" diye sordu. Ebû Osman şu cevabı verdi:

 

"Onlara olan şefkatim. Onlara o kadar acıyorum ki hepsine bedel beni cehenneme atsalar buna razıyım." [108]

 

Bâyezid-i Bistâmî (k.s.) halka olan merhametini şöyle dile getirirdi: "Allah'ım, beni cehenneme at ve vücudumu o kadar büyüt ki orada başka birine yer kalmasın!"

 

Ondan önce Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle demiştir:

 

"Yâ Rabbi! Muhammed ümmeti yerine beni cehenneme at ve vücudumu öyle büyüt ki benden başka kimseye yer kalmasın." [109]

 

Büyük velîlerden Ma`rûf-i Kerhî (k.s.) bir günahkârı gördüğünde onun bağışlanması için dua eder, rahmet diler ve şöyle derdi:

 

"Allah Teâlâ Hz. Muhammed'i (s.a.v) insanların kurtulması ve rahmete mazhar olmaları için peygamber olarak göndermişken; şeytanı da (Allah lânet etsin) onları helâk etmek, lânetine uğratmak için göndermiştir." [110]

 

Ömer b. Abdülaziz (rah) evinin çevresinde konaklayan arkadaşları geceleyin uyuduklarında kendilerine hissettirmeden sabaha kadar eşyalarına bekçilik yapardı.[111]

 

 Onların Hesabı Benden Sorulacak

 

Eslem (r.a.) şöyle anlatır: Hz. Ömer halife iken, Medine'de her zamanki âdeti üzerine, gece şehri dolaşıyordu. Ben de onunla idim. Dolaşırken, şehir kenarında kurulmuş çadırda bir kadın ve ağlaşan çocukları gördük. Çadırın önündeki ateşin üzerinde kaynayan bir tencere vardı. Ömer (r.a.) kadına hitaben,

 

"Ey hatun, bu çocuklar niçin ağlaşırlar?" dediğinde kadın, "Açlıktan" cevabını verdi. O zaman Hz. Ömer, "Peki bu kaynayan tencere nedir?" diye sordu. kadın, "Onda su ve taşlar vardır, çocukları onunla avutarak uyutmaya çalışıyorum" dediğinde, Ömer (r.a.) şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı ve kadına,

 

"Bize biraz izin verin geleceğiz" dedi. Doğruca beytülmâle (hazineye) gittik. Bir çuval un, et, yağ, hurma, elbise, para koydu ve,

 

"Ey Eslem! Çuvalı sırtıma yükle" dedi. Ben, 

 

"Ey müminlerin emiri! Ben sizin hizmetçinizim. Ben götüreyim" deyince Hz. Ömer,

 

"Hayır, yâ Eslem! Benim taşımam lâzım. Çünkü kıyamet günü onların hesabı benden sorulacak" dedi ve çuvalı yüklendi. Eve kadar kendisi götürdü. kadının evine varınca çuvalı yere koydu, içindekilerini çıkardı, kaynayan tencereye boşaltıp içine yağ, un, et koydu ve karıştırdı. Ateşi üfleyerek yaktı. Ateşi üflerken, mübarek sakalları arasından dumanların çıktığını gördüm. Yemek pişince, çocuklara yedirdi, içirdi. Nihayet çocuklar doyup neşelendiler. Sonra Ömer (r.a.),

 

"Şimdi gidelim yâ Eslem" dedi. [112]

 

Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle nakleder:

 

"Hz. Ömer (r.a.) bir gece devriye gezerken, bir kafilenin konakladığını görür ve onlara karşı hırsızlık yapılmasından endişe eder. O esnada Abdurrahman b. Avf ile karşılaşır ve der ki:

 

'Ey müminlerin halifesi! Gecenin bu saatinde seni buraya getiren nedir?'

 

`Gece devriye gezerken konaklamış bir kafileye rastladım. Gece uyuduklarında hırsızların eşyalarını çalmasından korktum. Gel beraber onların eşyalarını bekleyelim!'

 

Kafiledekilere yakın bir yere otururlar ve onlara bekçilik yaparlar. Fecir doğup sabah namazı vakti girince Hz. Ömer (r.a.) şöyle seslenir:

 

‘Ey kafiledekiler, namaz vakti!'

 

Yolcuların kalkmaya başladığını görünce yanlarından ayrılırlar."

 

İnsanlara Merhameti Az Olan Vali Olamaz imam Mâlik (rah) şöyle nakleder:

 

"Ömer b. Hattâb (r.a.), halifeliği zamanında Şam civarındaki şehirlerden birine, vali olarak birini göndermek istedi. O zat tayin emrini almak için küçük çocuğu ile Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Hz. Ömer, o çocuğu kucağına alarak öptü. Bunu gören vali adayı,

      

"Ey müminlerin emiri, çocuğu kucaklayıp öptünüz. Halbuki benim birkaç evlâdım olduğu halde, şimdiye kadar hiçbirini öpmedim" deyince Hz. Ömer,

 

"Demek sen çocuğuna bile şefkat ve merhamet ile davranmayan bir kişisin. O halde insanlara karşı merhamet ve şefkatin de az olur" diyerek tayin emrini geri aldı ve,

 

"Emri altında olanlara merhameti olmayan kişiden vali olmaz" dedi. [113] [114]



[1] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.119.

[2] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.120.

[3] BuhàCi, Edeb, 19, Rikâk, 19; Müslim, Tevbe, 4 (nr. 17); Tirmizî, Daavât, 99 (nr. 3541); ibn Mâce, Zühd, 35 (nr. 4293); Beyhakî, euabü'i-imân, nr. 10975.

[4] ibn Mâce, Zühd, 35 (nr. 4300).

[5] En'âm 6/54.

[6] A'râf 7/156.

[7] Buhàrî Tevhid, 15/22, 28, 55; Müslim, Tevbe, 4 (nr. 14); Tirmizî, Daavât, 99 (nr. 3543); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/242, 258. Buhàrî Tevhid, 15/22, 28, 55; Müslim, Tevbe, 4 (nr. 14); Tirmizî, Daavât, 99 (nr. 3543); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/242, 258.

[8] Müslim, Tevbe, 4 (nr. 20).

[9] Müslim, Tevbe, 4 (nr. 21); ibn Mâce, Zühd, 35 (nr. 4294).

[10] Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Tevbe, 4 (nr. 22); Beyhaki, euabûl-imàn, nr. 11018.

[11] Müslim, Tevbe, 8 (nr. 50); Ahmed b. Hanbel, et-Müsned, 4/391.

(Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.119.

[12] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.124.

[13] Tevbe 9/128.

[14] Âl-i İmrân 3/159.

[15] Enbiyâ 21/107.

[16] Dârimî, Mukaddime, 15; Aclûnî, Keşfül-Hafâ, 1/191 (nr. 637).

[17] Tirmizi, Edeb, 82.

[18] bk. Tirmizî, Sifâtü'I-Kiyâme, 10.

[19] Müslim, Birr, 24 (nr. 87); Beyhaki, 5uabül-imàn, nr. 1403; Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, 1/40; Begavî, el-Envâr fî,5emâilin-Nebî, 1/208.

[20] Tirmizi, Menâktb, 74 (nr. 3942); ibn Kesir, es-Siretü Nebeviyye, 3/667.

[21] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.127.

[22] ibn Mâce, Zühd, 7 (nr. 4126); Heysemî, ez-Zevâid, nr. 17905; Hâkim, Müstedrek, 4/322; Ali el-Müttaki, Kenzü'I-Ummâl, nr. 16592.

[23] Tirmizî, Zühd, 37 (nr. 2352); Beyhakî, 5uabü'1-imân, nr. 10507; Ali el-Müttaki, Kenzü'I-Ummât, nr. 16668.

[24] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.130.

[25] Begavî, el-Envâr fi' 5emâilin-Nebî, 1/309; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/330.

[26] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/203; Begavî, el-Envâr fî Şemâi1in-Nebî, 1/307.

[27] Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 1/331.

[28] ibn Sa'd, Tabakatü'I-Kübrâ, 1/135.

[29] ibn Sa'd, Tabakatül-Kübrâ, 1/136.

[30] ibn Sa'd, Tabakatül-Kübrâ, 1/144.

[31] Müslim, Fezâil, 15 (nr. 62); Beyhakî, 5uabü'l-imân, nr. 11011.

[32] ibn Sa'd, Tabakatü'I-Kübrâ, 1/137; Begavî, et-Envâr ri eemâilin-Nebî 1/210.

[33] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/435; Taberânî, el-Mucemü7-Kebîr, nr. 832; et-Mucemül-Evsat, nr. 2005; Hâkim, el-Müstedrek, 2/123; Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 942; Abdürrezzâk, el-Musannef, nr. 20090.

[34] Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fezâil, 15 (nr. 65); Tirmizî, Birr, 12; Ebû Davud, Edeb, 144; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/241; Beyhakî, Şuabü'limân, nr. 11012.

[35] Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fezâil, 15 (nr. 64); Beyhakî, euabü'i-imân, nr. 11013; Tebrîzî, Mi5kâtü'I-Mesàbih, nr. 4948.

[36] Buhârî, Cenâiz, 31; Müslim, Cenâiz, 6 (nr. 11).

[37] Buhârî, Ezan, 65; Tirmizî, Salât, 159 (nr. 376); Begavî, el-Envâr fî 5emâili'n-Nebi, 1/207.

[38] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.131.

[39] Müslim, Fezâil, 15 (nr. 63); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/214; BegavÎ, el-Envâr fî .5emâilin-Nebî, 1/209.

[40] Hâkim, el-Müstedrek, 3/156.

[41] Hâkim, el-Müstedrek, 3/154.

[42] Enfâl 8/28; Tegabün 64/15.

[43] Ebû Davud, Salât, 233 (nr. 1109); Tirmizî, Menâkib, 31 (nr. 3774); Nesâi, Cuma, 30 (nr. 1412); ibn Mâce, Libas, 20 (nr. 3600).

[44] Hâkim, el-Müstedrek, 3/167.

[45] Hâkim, el-Müstedrek, 3/178.

[46] Hâkim, el-Müstedrek, 3/166.

[47] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.134.

[48] Râzî, Mefâtîhut-Gayb, 11/301 (Beyrut 1994); Bursevî, Rûhui-Beyân, 10/630.

[49] ibn Hacer, el-İsâbe, 1/433; Kurtubî, el-istiâb, 1/255; ibn Asâkir, Târihu Medîneti Dımaşk, 10/299 (Beyrut 1995).

[50] ibn Mâce, Edeb, 6 (nr. 3679); Tebrizî, Mi5kâtü'I-Mesâbih, nr. 4973.

[51] bk. Hâkim, el-Müstedrek, 3/640.

[52] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/313; ibn Hacer, el-İsâbe, 8/405; Kandehlevi, Hayâtüs-Sahâbe, 3/205.

[53] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.136.

[54] Buhâri, Edeb, 39; Edebül-Müfred, nr. 164-277; Müslim, Fezâil, 13; Ebû Davud, Edeb, 1; Tirmizî, Birr, 69; Şemâil, nr. 345; Ahmed b. Hanbel, elMüsned, 3/197; Heysemî, ez-Zevâid, 9/16; Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, 1/183; Beyhaki, Delâilü'n-Nübüvve, 1/312; Begavi, et-Envâr fî,5emâili'n-Nebî, 1/161; ibnü'I-Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1/346; Harrâz, KitâbüsSidk, s. 64; Gazâlî, İhyâ, 4/2667; Bursevî, Rûhui-Beyân, 6/182.; ibn Kesîr, eemâilü'r-Resûl, s. 62.

[55] Müslim, Fezâil, 13 (nr. 54); ibn Kesîr, ŞemâiIü'r-ResûI, s. 63; Begavî, el-Envâr fî eemâilin-Nebî, 1/162; Kandeh levî, Hayâtüs-Sahâbe, 3/15.

[56] Heysemî, ez-Zevâid, 9/13; ibn Kesîr, 5emâilij'r-Resâl, s. 67.

[57] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.140.

[58] Nesâî, Cihâd, 6; Hâkim, el-Müstedrek, 4/151,, Tebrîzî, Mi5kàtü'I-Mesâbih, nr. 4939.

[59] Tirmizî, Tefsîr, Tevbe, nr. 3087, Radâ', 11 (nr. 1163).; ibn Mâce, Nikâh, 3.

[60] Buhârî, Enbiyâ, 1; Nikâh 80; Müslim, Radâ', 18 (nr. 60); Tirmizî, Talâk, 12.

[61] Ebû Davud, Sünnet, 15 (nr. 4682); Tirmizî, Radâ', 11 (nr. 1162); ibn Mâce, Nikâh, 50.

[62] Tirmizî, imân, 6; Münzirî, et-Tergîb vet-Terhîb, 3/411.

[63] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.142.

[64] Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 6/26.

[65] Ebû Davud, Cihâd, 58.

[66] Nesâî, Dahâyâ, 27.

[67] Ebû Davud, isti'zân, 39.

[68] Ebû Davud, Cihâd, 56; Tirmizî, Cihâd, 30.

[69] Müslim, Sayd, 12.

[70] Nesâî, Dahâyâ, 42.

[71] Müslim, Libas, 29 (nr. 107).

[72] Ebû Davud, Edeb, 10; Tebrîzî, Mi5kâtül-Mesâbih, nr. 5067.

[73] Ebû Davud, Cihâd, 44 (nr. 2549); Beyhaki, Delâilü'n-Nübüvve, 6/26.

[74] Ebû Davud, Cihâd, 55 (nr. 2567); Beyhaki, euabü'i-imân, nr. 11083.

[75] Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 382; Ebû Davud, Cihâd, 112 (nr. 2675), Edeb,163 (nr. 5268); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/404.

[76] Beyhaki, Delâilü'n-Nübüvve, 6/32; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebir, nr. 10375.

[77] Ebû Davud, Cihâd, 112 (nr. 2675), Edeb,163 (nr. 5268); Taberànî, etMu'cemü'I-Kebîr, nr. 10373.

[78] Buhârî, Cihâd 153; Bed'ü'I-Halk, 16; Müslim, Selâm, 39 (nr. 148); Ebû Davud, Edeb, 163 (nr. 5265; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/313.

[79] Buhâri, Enbiyâ, 54; Müsâkât, 9; Edebü'l-Müfred, nr. 379; Müslim, Selâm, 40, Birr, 37; ibn Mâce, Zühd, 30 (nr. 4256); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/269; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 546; Deylemi, Firdevsü7-Ahbar, nr. 2881; Aclûnî, Keşfü'I-Hafâ, 1/356 (nr. 1289).

[80] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.144.

[81] Şa'rânî, Tenbîhü'I-Muoterrîn, s. 183.

[82] Şa'rânî, Tenbîhü'I-Mujterrîn, s. 184.

[83] Şa'rânî, Tenbihü7-Muoterrîn, s. 184.

[84] Ebû Nuaym, Hilyetü'I-Evliyâ, 8/366; Süyûtî, et-Hâvî li'l-Fetâvâ, 2/253; Gazâlî, İhyâ, 2/1021; Abdülmecid Hânî, el-Hadâikui-Verdiyye, s.42.

[85] Şa'râni, Tenbîhü'I-Muoterrîn, s. 190.

[86] Şa'rânî, Tenbîhül-Mujterrîn, s. 190.

[87] Şa'rânî, Tenbîhü7-Muoterrîn, s. 190.

[88] Şa'rânî, Tenbîhü'I-Mujterrîn, s. 191.

[89] Şa'rânî, Tenbîhül-Mujterrîn, s. 191.

[90] Şa'rânî, Tenbîhü'I-Muoterrîn, s. 191.

[91] Şa'rânî, Tenbîhü'I-Mujterrin, s. 191.

[92] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.152.

[93] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.153.

[94] Tevbe 9171.

[95] Feth 48/29.

[96] Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 17 (nr. 66); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/268; TebCizî, Mişkâtü'I-Mesâbih, nr. 4953; Taberânî, Mekârimü'I-Ahlâk, nr. 90.

[97] Feth 48/29.

[98] Gazâlî, İhyâ, 2/995.

[99] ibn Mâce, Dua, 21nr. 3836).

[100] Feth 48/29.

[101] Beled 90/17-18.

[102] Buhârî, Cenâiz, 31; Müslim, Cenâiz, 6 (nr. 11).

[103] Ebû Davud, Edeb, 66 (nr. 4941); Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 11048; Teb- rîzî, Mişkâtül-Mesâbih, nr. 4969.10

[104] Buhârî, Edeb, 18, Tevhid, 2; Tebrîzi, Mi5kâtü'I-Mesâbih, nr. 4678.

[105] Ebû Davud, Edeb, 66 Beyhaki, euabül-imân, nr. 10977.

[106] Müslim, Fezâil, 66; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 13677 Beyhakî, 5uabü'l-imàn, nr. 11046; Tebrîzî, Mi5kàtü'I-Mesâbih, nr. 4947; Taberânî, Mekârimü'I-Ahiàk, nr. 43.

[107] Taberânî, et-Mucemü7-Kebîr, nr. 10390; Deylemî, Firdevsül-Ahbâr, nr. 2899; Süyùti, el-Hâvîlil-Fetâvâ, 2/247; Aclûnî, Ke5fü'I-Hafâ, 1/25.

[108] Kelâbâzî, et-Taarruf, s. 145; Mevlana Sâfî, Reşehât, s. 207.

[109] Bursevî, Rûhui-Beyân, 8/441.

[110] Şa'rànî, Tenbîhü'I-Mu_dterrîn, s. 184.

[111] Şa'rânî, Tenbîhü'I-Muoterrîn, s. 183.

[112] Ali el-Müttakî, Kenzül-Ummât, nr. 35978.

[113] bk. Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 99.

[114] Siraceddin Önlüer , Edep Yâ Hû Cilt1, Sf.164.

İKTİBAS YAZILAR KATAGORİSİ-1

Bu haber 2488 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
Millet Mi, İllet Mi?09 Aralık 2017

ANKET

Sizin muhtar adayınız kim?






Tüm Anketler

ZİYARETÇİ DEFTERİ

 

ÇATAK KÖYÜ

Bu site yöresini, kültürünü, tarihini ve insanını seven herkese açıktır. catakhaber@hotmail.com, ahmettesnimi@hotmail.com
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi